- Görüntülenme 3
- İndirme 0
-
Google Akademik






| Yazarlar | Varlık, Sehal Deniz |
| Tek Biçim Adres (URI) | https://hdl.handle.net/20.500.14114/9740 |
| Yayın Türü | Kitap |
| Yayın Yılı | 2023 |
| Yayıncı | beyan |
| Konu Başlıkları | Yaratılış, İnsan, Din, Mitoloji, İnsanın Değeri, İnsanın Değer Görme İhtiyacı |
| Editör / Editörler | Bilkay, Aslan |
Onurlu Filistin Halkı’na,
Canı-malı-insanca yaşama hakkı elinden alınan, güvenli ilan edilerek çekildikleri bölgelerde ve hastanelerde üzerlerine bomba yağdırılan, aç-susuz-elektriksiz bırakılan, çocuk-yaşlı, kadın-erkek demeden soykırıma uğratılan sizler kanınızla bir destan yazdınız. İnsanlık tarihi çok zulüm gördü, çok ağıtlar yaktı, size yapılan haksızlıklar da ne yazık ki tarihin utanç sayfalarına yazıldı. Göğe açılan kapının yer aldığı Kudüs’ten bugünlerde yükselen sizin mazlum feryatlarınız sinelerimizi farklı bir şekilde dağladı.
İnsanı kendi ideolojisine hizmet etmediği sürece değersiz gören, kibirle üstünlüğünü ilan edip insana değer vermeyi kabul etmeyen şeytani tavır İsrail’e has değildir, insanlık tarihinde bir kere de gösterilmemiştir. Tıpkı şeytanın Cennetten kovulduğu gibi onun tavrını sürdürenlerin sonunun da sahip oldukları imkân ve gücü kaybetmek olacağına inancımız tam. Düşüş, kendini üstün görerek insana değer vermemekle başlar ve kaçınılmazıdır.
Rabbim dünya ve ahirette sizin safınızda olmayı seçtiğime şahit olsun.
Yaratılış kıssalarında olduğu gibi bu hikâye burada bitmez…
Hadis alanında yaptığımız çalışmalar bizi sünnet ahlakının, bireyin
kendi değerinin farkında olarak çevresindeki insan, hayvan, bitki, tabiat ve eşyayı kapsayacak şekilde tüm varlıklara değer vermesini gerektirdiği sonucuna ulaştırdı. Ulaştığımız sonucun temeli, insanın yaratılış anından itibaren değerli olduğu ve kendisine sahip olduğu değere uygun şekilde davranılmasını beklediği inancına dayanmaktadır. Bu temeli sağlamlaştırmak adına yaratılış konusunu çalışmaya yöneldik. Araştırmaya başlayınca konunun genişliğini, derinliğini ve zenginliğini fark ettik.
Başlangıçta İslam kaynakları çerçevesinde çalışmayı düşündüğümüz
yaratılış konusunun gerek diğer semavî dinlerde gerek mitolojide
kökenin bulunduğunu görmek, meseleye tek zaviyeden bakmanın
yüzeysel bir yaklaşım olacağı kanaatine ulaştırdı. Böylelikle ulaşabildiğimiz kadarıyla başka alanlardaki çalışmaları da araştırmamıza
dâhil ettik.
Bilinen insanlık tarihi boyunca yaratılışını anlamak ve anlamlandırmak
isteyen insan, konuya dair birçok anlatıya sahip çıkmıştır. Bu anlatılar şaşırtıcı düzeyde benzerlikler ve ortak motifler içermektedir. Semavî dinlere inananlar için bu hikâyelerin çıkış noktası yaratılan ilk insan ve peygamber olan Hz. Âdem’in anlattıklarıyla ona ve ondan sonraki peygamberlere bildirilen vahiylerdir ve benzer olmaları doğaldır. Dini referans almayan ya da ondan şüphe edenler içinse bu anlatımlar, insanlık ortak hafızasının ve onun zihinsel kodlarının üretip geliştirerek ortaya çıkardığı ürünleridir. Aynı yapıdaki zihinler tarafından üretilmiş, zamanla evrimleşmiş, miras gibi aktarıldıklarından temel benzerliklerini korumuşlardır. Her halükarda insanlık tarihinin ulaşılabilen en eski kaynaklarında ve hikâyelerin toplanıp bir araya getirildiği dünyanın en izole coğrafyalarında aktarıla gelen anlatımlardaki ortak nokta ve benzerlikler bir açıklama getirmeyi zorunlu kılmaktadır. Hatta bu benzeşmeleri tek kaynağa dayanıp yayılmayla açıklamak, mantıken daha kabul edilebilirdir. Yaratılış konusunun kapsamının genişliği çalışmamızın sınırlarını
aşmaktadır. Süreç boyunca gözden kaçırmamaya çalıştığımız ilke, ele aldığımız meselelerin insanın yaratılışıyla bağlantılı olması ve İslam kaynaklarında da haklarında bilgi bulunmasıydı. Özellikle de başlangıç tezimiz olan insanın yaratılıştan değerli ve değer görmeye programlı oluşu kabulüyle bağlantılı olmalarıydı. Sonuçta tezimizin doğrulandığını, tüm yaratılış hikâyelerinde insanın değerli olduğu kabulü onaylayan ve değer görme arayışının tezahürlerini içeren birçok işaret olduğunu gördük.
Öncelikle insan; evrenin yaratılışının son aşamasında yaratılmasıyla,
yaşadığı dünyanın hâkimi kılınmasıyla, Tanrı(ları)n(ın) hizmetinde
ve On(lar)a benzer suret/özelliklerde oluşuyla değerliydi. Hatta
insanın yaratıldığı zamanda mübarekti, artık vakitlerden bir vakit değil
duaların kabul edildiği icabet vaktiydi. Yaratılışında kullanılan ham maddeyse bir yönden toprak, çamur, kil, taş, ağaç veya benzeri tabii bir kaynağa dayanmasıyla doğayla uyumluydu, diğer yandan Tanrı(lar)(n)ın nefesi, kanı, gözyaşı, uzvu vb. bir parçanın da katılmasıyla Tanrısal bir öze sahipti. Bu öz sebebiyle ölümsüz bir yönü vardı. Ölümsüzlük arayışının başlangıcı da yaratılışa dayanıyordu. Yasaklanan
hayat ağacından ebedilik ya da bilgi ya da sona ermeyecek saltanat elde etme arzusuyla uzak duramayan insan, tam da en çok istediğini ona uzanarak yitirmişti. Ölümlü kılınıp zorluklarla dolu dünya hayatına atılmıştı. İçgüdüsel olarak sonlanmayan bu arayış, semavî dinlerde ancak hak edenlerin ölüm sonrasında ulaşacağı cennette
neticelenecekti. Öncesindeki tüm arayışlar eli boş sonuçlanacak,
belki de kendi dünya görüşünü haklı, ulvi görüp ebedileştirmek karşıt görüşleri haksız, şeytani sayıp yok etmek güdüsüyle terör doğurup
kendisinden kaçılan ölümü besleyecekti.
İnsanın değerinin bir yansımasıysa yaratılması bitince özel bir ritüelle bu büyük olayın kutlanmasıydı. Bu kutlama mitlerde tanrıların katıldığı şölenle; Yahudilikte Tanrı’nın yarattığından hoşnut olup bir gün dinlenmesi ve inananlarına da bugünde dinlenmeyi emrederek olayın önemine yapılan vurguyu ebedileştirmesiyle; İslam’da meleklerin,
var olduğu ilk anda Hz. Âdem için secdeye kapanmasıyla ifade edilmekteydi. İnsanın değerli bir varlık oluşunu kendisini daha üstün görüp kibre kapılarak kabul etmeyen şeytan, ona saygı duymama, önünde secde etmeyi reddetme tavrıyla insanın değer görme ihtiyacını yok saymıştı. Onun bu tavrı insanın değersiz bir nesne konumuna
düşüren her türlü söz, fiil, düşünce ile kendisini tekrar tekrar açığa çıkarmaya devam etmektedir. Mesela kendi ideolojisini üstün görerek ebedileştirmek isteyen, ona karşı çıkan herkesi de değersiz, şeytani sayıp yok etme hakkını kendinde görerek terör üreten Siyonizm gibi. Oysa bu tamda şeytanın tavrının insanlık tarihi boyunca açığa çıkan tezahürlerinden biridir.
Çok tanrılı inanışların teolojisinde tepe noktasında teslîsin yani Anne-Baba-Oğul üçlemesinin (Çoğu mitolojik anlatıda yaratılışı ilk başlatan Tanrı dişildir. Bu sebeple sıralamayı Anne-Baba-Oğul şeklinde yaptık fakat tüm anlatımlarda sıralamanın bu şekilde olmadığını belirtmeliyiz.), Hıristiyanlıkta Baba-Oğul-Kutsal ruh (bazı yorumlarda Kutsal Ruh Hz. Meryem olarak kabul edilir) şekline bürünmüş olarak bulunması da tanrı(lar) ile insan arasında benzerlik kurma arayışı sayılabilir. İnsanın var olmasını sağlayan aile benzeri bir yapı tanrı(lar) içinde gereklidir. İnsan o kadar değerlidir ki tanrı(lar) da ona benzer ya da insan tanrılara benzer şekilde yaratılarak
değerli kılınmıştır. Mitolojik anlatılardaki tanrıların birçok insani
zaaf ve özelliğe sahip olmasının arka planında da aynı şekilde, olayları süsleyerek aktaran insanların tanrı(lar)(y)la aralarında benzerlik kurarak değer görme ihtiyaçlarını karşılamaları etkili olmuştur denebilir.
Tanrı(lar)(y)la insan arasında benzerlik arayışının mitolojide karşılığı
çok tanrılı anlatılardaki insani özelliklere sahip tanrı tanımlarıydı.
Çağdaş dünyadaki karşılıksa insanın ürettiği teknoloji ve bilimi
tek gerçeklik kabul ederek bir anlamda insanın yapıp ettiklerinin,
hümanizm akımıylaysa insanın tanrı yerine konulmasıdır. İnsan kendisini
değerli görmede öyle ileri bir noktaya ulaştı ki kendini veya kendi ürettiklerini tanrılaştırdı. İnsan değerlidir ve bu değer yaratılış hamuruna katılmıştır derken bir parantez açıp değer görme ihtiyacının tanrılık iddiasına kadar varabileceğini ve bundan kaçınmanın zorunlu olduğunu vurgulamak gerekir. Bu sebeple Kur’an, Allah’ın insanı yaratırken ruhundan üflediğini belirttiği gibi insanın atılan değersiz bir sudan, bir su parçasından, karmaşık yapılı sudan yaratıldığını da hatırlatır. İnsan, bir yönüyle ilahiyken bir yönüyle sıradandır. Konulan sınırları aşması, ağaç yasağını çiğnemesindeki gibi, kendini veya yapıp ettiklerini tanrılaştırması ancak sonunu hazırlayan bir felakete
yol açacaktır.
Aslında başlangıç tezimiz bir bütün halinde anlamlıdır. Yani insan değerlidir, değer görmek ister ve Hz. Peygamber’in örnekliğinde olduğu gibi kendi içsel değerinin farkındalığına gerçek anlamda ulaşan insan, değer verme ahlakına sahiptir. Önce kendisi kadar değerli olduğunu bildiği insana değer verir sonra hayvan, bitki, dağ, taş, eşya ve yaratılmış her şeye. Değer vermeyi bilmeyen bir insanın değerinden
de bahsedilemez. Zira o, kendi değerini fark edememiş, ahlakını geliştirememiştir.
Köklerini yaratılış kıssasında bulabileceğimiz bir anlayışta kadının ikincil, kötücül, cezalandırılmayı hak eden, şeytan/yılan/cin ile özdeş olduğunun kabulüdür. O, erkekle birlikte değil onun bir parçasından yaratılmıştır. İlk günahı işleyen ve eşini de günah işlemeye teşvik edendir. Erkeklere ceza olarak yaratılmış, her türlü belayı beraberinde
getirmiştir. Kesinlikle boyun eğdirilmeli, kontrol altında tutulmalıdır.
Elbette kara mizah tarzında bir araya getirdiğimiz bu görüşlerin her birine itiraz edilmiştir. Hatta iş, Eski Âhid’de geçen anlatımın tamamen inkârına kadar varmıştır. Oysa sorun hikâyenin kendisinde değil, ona yüklenilen anlamlardadır. Örnek yorumları geçtiği üzere, anlatıma erkek-kadın çiftinin birlikte bir bütün oluşturduğu, birbirlerinin
eksikliklerini tamamlayıp olgunlaştıracakları benzeri manalar yüklemek mümkündür. Hem erkekten kadın yaratıldığı gibi Hz. İsa örneğinde kadından da erkek yaratılmıştır. Bu Hz. Meryem’in Hz. İsa’dan üstünlüğüne yorulmamıştır. Ne kadının kaburgadan yaratıldığı ne de yasağı ilk ihlal eden olduğu bilgisi Kur’an ve sahih hadisler
tarafından doğrulanmaz. Bu sessizlik Eski Âhid’deki bilgilerin reddedilmesi manasına gelmese de onlara dayanarak kadın aleyhine yapılan yorumların kabul edilmezliğine işarettir. Ayrıca Yahudilikteki kadının ilk günahı işleyen olduğu için aldığı cezalardan biri olan adet görmesi ve adetliyken murdar sayılması, pislik dokunduğu her şeye geçeceğinden bu dönemde diğer insanlardan tecrit edilerek yaşaması
gerektiği anlayışı İslamda bütünüyle reddedilir. Sünnetteki uygulama
bu özel durumdaki eşle ilişkinin, tam bir cinsel birleşme hariç,
devam etmesidir. Özellikle bu dönemdeki eşe sevgi, yakınlık ve ilgi gösterilmesi de bu uygulamaya dâhildir. Kur’an ve sahih sünnet esas alındığında yaratılış kıssasında kadına olumsuz anlamlar yüklemeye fırsat verecek delil bulunamaz.
Yaratılış kıssalarının izini takip etmek, bilgi ve inançların akışkan doğasını anlamamızı sağlar. Ne coğrafya ne zaman, ne etnik köken ne de din farklılığı bu akışkanlığı bozmamaktır. Formlar değişse de öz aynı kalır. İnsanlığın ortak bir hafızası ve aklı vardır, farklı yolları dolaşsa da aynı motifleri kullanır ve benzer yerlere çıkar. Bu sebeple kadim anlayışları değiştirmekte yok etmekte pek mümkün gözükmemektedir. Onlar, farklı bir form kazansalar da kendilerini yeniden var etmektedirler.
İnsanın yaratılış hamuruna katılan özle değerli kılındığı, varlık âlemine katılmasının önemli olduğu ve kutlanmayı gerektirdiği, ölümsüzlük arayış ve arzusunun dünyadayken bitmeyeceği, erkek-kadın çiftinin birlikte bir bütün oluşturduğu, değerini kabul ettirmek isteyen insanın tanrılaşma temayülüne girebileceği fakat bu yönelimin
felaket getireceği fikirleri yaratılış anlatılarında işlenen ortak kabullerdendir. Değer yüklenerek yaratılan insan, değer vermeyi öğrenmelidir. Sünnet ahlakı değer vermenin yolunu gösteren bir rehberdir. Değer vermeyi öğrenemeyen insan, değer vermediği varlıkları tüketerek sonunda kendisini tükenmeye mahkûm edecektir.
- Fakülteler
- İlahiyat Fakültesi
- Temel İslam Bilimleri Bölümü
- Hadis Anabilim Dalı
|
Eser Adı dc.title |
Din ve Mitoloji Bağlamında İnsanın Yaratılışı (İnsanın Değeri ve Değer Görme Arayışı Kadına Dair Toplumsal Cinsiyet Algısının Yaratılıştaki Kökleri) |
|---|---|
|
Yazarlar dc.contributor.author |
Varlık, Sehal Deniz |
|
Yayıncı dc.publisher |
beyan |
|
Yayın Türü dc.type |
Kitap |
|
ISBN dc.identifier.isbn |
978-625-6773-24-0 |
|
Özet dc.description.abstract |
Onurlu Filistin Halkı’na, Canı-malı-insanca yaşama hakkı elinden alınan, güvenli ilan edilerek çekildikleri bölgelerde ve hastanelerde üzerlerine bomba yağdırılan, aç-susuz-elektriksiz bırakılan, çocuk-yaşlı, kadın-erkek demeden soykırıma uğratılan sizler kanınızla bir destan yazdınız. İnsanlık tarihi çok zulüm gördü, çok ağıtlar yaktı, size yapılan haksızlıklar da ne yazık ki tarihin utanç sayfalarına yazıldı. Göğe açılan kapının yer aldığı Kudüs’ten bugünlerde yükselen sizin mazlum feryatlarınız sinelerimizi farklı bir şekilde dağladı. İnsanı kendi ideolojisine hizmet etmediği sürece değersiz gören, kibirle üstünlüğünü ilan edip insana değer vermeyi kabul etmeyen şeytani tavır İsrail’e has değildir, insanlık tarihinde bir kere de gösterilmemiştir. Tıpkı şeytanın Cennetten kovulduğu gibi onun tavrını sürdürenlerin sonunun da sahip oldukları imkân ve gücü kaybetmek olacağına inancımız tam. Düşüş, kendini üstün görerek insana değer vermemekle başlar ve kaçınılmazıdır. Rabbim dünya ve ahirette sizin safınızda olmayı seçtiğime şahit olsun. Yaratılış kıssalarında olduğu gibi bu hikâye burada bitmez… Hadis alanında yaptığımız çalışmalar bizi sünnet ahlakının, bireyin kendi değerinin farkında olarak çevresindeki insan, hayvan, bitki, tabiat ve eşyayı kapsayacak şekilde tüm varlıklara değer vermesini gerektirdiği sonucuna ulaştırdı. Ulaştığımız sonucun temeli, insanın yaratılış anından itibaren değerli olduğu ve kendisine sahip olduğu değere uygun şekilde davranılmasını beklediği inancına dayanmaktadır. Bu temeli sağlamlaştırmak adına yaratılış konusunu çalışmaya yöneldik. Araştırmaya başlayınca konunun genişliğini, derinliğini ve zenginliğini fark ettik. Başlangıçta İslam kaynakları çerçevesinde çalışmayı düşündüğümüz yaratılış konusunun gerek diğer semavî dinlerde gerek mitolojide kökenin bulunduğunu görmek, meseleye tek zaviyeden bakmanın yüzeysel bir yaklaşım olacağı kanaatine ulaştırdı. Böylelikle ulaşabildiğimiz kadarıyla başka alanlardaki çalışmaları da araştırmamıza dâhil ettik. Bilinen insanlık tarihi boyunca yaratılışını anlamak ve anlamlandırmak isteyen insan, konuya dair birçok anlatıya sahip çıkmıştır. Bu anlatılar şaşırtıcı düzeyde benzerlikler ve ortak motifler içermektedir. Semavî dinlere inananlar için bu hikâyelerin çıkış noktası yaratılan ilk insan ve peygamber olan Hz. Âdem’in anlattıklarıyla ona ve ondan sonraki peygamberlere bildirilen vahiylerdir ve benzer olmaları doğaldır. Dini referans almayan ya da ondan şüphe edenler içinse bu anlatımlar, insanlık ortak hafızasının ve onun zihinsel kodlarının üretip geliştirerek ortaya çıkardığı ürünleridir. Aynı yapıdaki zihinler tarafından üretilmiş, zamanla evrimleşmiş, miras gibi aktarıldıklarından temel benzerliklerini korumuşlardır. Her halükarda insanlık tarihinin ulaşılabilen en eski kaynaklarında ve hikâyelerin toplanıp bir araya getirildiği dünyanın en izole coğrafyalarında aktarıla gelen anlatımlardaki ortak nokta ve benzerlikler bir açıklama getirmeyi zorunlu kılmaktadır. Hatta bu benzeşmeleri tek kaynağa dayanıp yayılmayla açıklamak, mantıken daha kabul edilebilirdir. Yaratılış konusunun kapsamının genişliği çalışmamızın sınırlarını aşmaktadır. Süreç boyunca gözden kaçırmamaya çalıştığımız ilke, ele aldığımız meselelerin insanın yaratılışıyla bağlantılı olması ve İslam kaynaklarında da haklarında bilgi bulunmasıydı. Özellikle de başlangıç tezimiz olan insanın yaratılıştan değerli ve değer görmeye programlı oluşu kabulüyle bağlantılı olmalarıydı. Sonuçta tezimizin doğrulandığını, tüm yaratılış hikâyelerinde insanın değerli olduğu kabulü onaylayan ve değer görme arayışının tezahürlerini içeren birçok işaret olduğunu gördük. Öncelikle insan; evrenin yaratılışının son aşamasında yaratılmasıyla, yaşadığı dünyanın hâkimi kılınmasıyla, Tanrı(ları)n(ın) hizmetinde ve On(lar)a benzer suret/özelliklerde oluşuyla değerliydi. Hatta insanın yaratıldığı zamanda mübarekti, artık vakitlerden bir vakit değil duaların kabul edildiği icabet vaktiydi. Yaratılışında kullanılan ham maddeyse bir yönden toprak, çamur, kil, taş, ağaç veya benzeri tabii bir kaynağa dayanmasıyla doğayla uyumluydu, diğer yandan Tanrı(lar)(n)ın nefesi, kanı, gözyaşı, uzvu vb. bir parçanın da katılmasıyla Tanrısal bir öze sahipti. Bu öz sebebiyle ölümsüz bir yönü vardı. Ölümsüzlük arayışının başlangıcı da yaratılışa dayanıyordu. Yasaklanan hayat ağacından ebedilik ya da bilgi ya da sona ermeyecek saltanat elde etme arzusuyla uzak duramayan insan, tam da en çok istediğini ona uzanarak yitirmişti. Ölümlü kılınıp zorluklarla dolu dünya hayatına atılmıştı. İçgüdüsel olarak sonlanmayan bu arayış, semavî dinlerde ancak hak edenlerin ölüm sonrasında ulaşacağı cennette neticelenecekti. Öncesindeki tüm arayışlar eli boş sonuçlanacak, belki de kendi dünya görüşünü haklı, ulvi görüp ebedileştirmek karşıt görüşleri haksız, şeytani sayıp yok etmek güdüsüyle terör doğurup kendisinden kaçılan ölümü besleyecekti. İnsanın değerinin bir yansımasıysa yaratılması bitince özel bir ritüelle bu büyük olayın kutlanmasıydı. Bu kutlama mitlerde tanrıların katıldığı şölenle; Yahudilikte Tanrı’nın yarattığından hoşnut olup bir gün dinlenmesi ve inananlarına da bugünde dinlenmeyi emrederek olayın önemine yapılan vurguyu ebedileştirmesiyle; İslam’da meleklerin, var olduğu ilk anda Hz. Âdem için secdeye kapanmasıyla ifade edilmekteydi. İnsanın değerli bir varlık oluşunu kendisini daha üstün görüp kibre kapılarak kabul etmeyen şeytan, ona saygı duymama, önünde secde etmeyi reddetme tavrıyla insanın değer görme ihtiyacını yok saymıştı. Onun bu tavrı insanın değersiz bir nesne konumuna düşüren her türlü söz, fiil, düşünce ile kendisini tekrar tekrar açığa çıkarmaya devam etmektedir. Mesela kendi ideolojisini üstün görerek ebedileştirmek isteyen, ona karşı çıkan herkesi de değersiz, şeytani sayıp yok etme hakkını kendinde görerek terör üreten Siyonizm gibi. Oysa bu tamda şeytanın tavrının insanlık tarihi boyunca açığa çıkan tezahürlerinden biridir. Çok tanrılı inanışların teolojisinde tepe noktasında teslîsin yani Anne-Baba-Oğul üçlemesinin (Çoğu mitolojik anlatıda yaratılışı ilk başlatan Tanrı dişildir. Bu sebeple sıralamayı Anne-Baba-Oğul şeklinde yaptık fakat tüm anlatımlarda sıralamanın bu şekilde olmadığını belirtmeliyiz.), Hıristiyanlıkta Baba-Oğul-Kutsal ruh (bazı yorumlarda Kutsal Ruh Hz. Meryem olarak kabul edilir) şekline bürünmüş olarak bulunması da tanrı(lar) ile insan arasında benzerlik kurma arayışı sayılabilir. İnsanın var olmasını sağlayan aile benzeri bir yapı tanrı(lar) içinde gereklidir. İnsan o kadar değerlidir ki tanrı(lar) da ona benzer ya da insan tanrılara benzer şekilde yaratılarak değerli kılınmıştır. Mitolojik anlatılardaki tanrıların birçok insani zaaf ve özelliğe sahip olmasının arka planında da aynı şekilde, olayları süsleyerek aktaran insanların tanrı(lar)(y)la aralarında benzerlik kurarak değer görme ihtiyaçlarını karşılamaları etkili olmuştur denebilir. Tanrı(lar)(y)la insan arasında benzerlik arayışının mitolojide karşılığı çok tanrılı anlatılardaki insani özelliklere sahip tanrı tanımlarıydı. Çağdaş dünyadaki karşılıksa insanın ürettiği teknoloji ve bilimi tek gerçeklik kabul ederek bir anlamda insanın yapıp ettiklerinin, hümanizm akımıylaysa insanın tanrı yerine konulmasıdır. İnsan kendisini değerli görmede öyle ileri bir noktaya ulaştı ki kendini veya kendi ürettiklerini tanrılaştırdı. İnsan değerlidir ve bu değer yaratılış hamuruna katılmıştır derken bir parantez açıp değer görme ihtiyacının tanrılık iddiasına kadar varabileceğini ve bundan kaçınmanın zorunlu olduğunu vurgulamak gerekir. Bu sebeple Kur’an, Allah’ın insanı yaratırken ruhundan üflediğini belirttiği gibi insanın atılan değersiz bir sudan, bir su parçasından, karmaşık yapılı sudan yaratıldığını da hatırlatır. İnsan, bir yönüyle ilahiyken bir yönüyle sıradandır. Konulan sınırları aşması, ağaç yasağını çiğnemesindeki gibi, kendini veya yapıp ettiklerini tanrılaştırması ancak sonunu hazırlayan bir felakete yol açacaktır. Aslında başlangıç tezimiz bir bütün halinde anlamlıdır. Yani insan değerlidir, değer görmek ister ve Hz. Peygamber’in örnekliğinde olduğu gibi kendi içsel değerinin farkındalığına gerçek anlamda ulaşan insan, değer verme ahlakına sahiptir. Önce kendisi kadar değerli olduğunu bildiği insana değer verir sonra hayvan, bitki, dağ, taş, eşya ve yaratılmış her şeye. Değer vermeyi bilmeyen bir insanın değerinden de bahsedilemez. Zira o, kendi değerini fark edememiş, ahlakını geliştirememiştir. Köklerini yaratılış kıssasında bulabileceğimiz bir anlayışta kadının ikincil, kötücül, cezalandırılmayı hak eden, şeytan/yılan/cin ile özdeş olduğunun kabulüdür. O, erkekle birlikte değil onun bir parçasından yaratılmıştır. İlk günahı işleyen ve eşini de günah işlemeye teşvik edendir. Erkeklere ceza olarak yaratılmış, her türlü belayı beraberinde getirmiştir. Kesinlikle boyun eğdirilmeli, kontrol altında tutulmalıdır. Elbette kara mizah tarzında bir araya getirdiğimiz bu görüşlerin her birine itiraz edilmiştir. Hatta iş, Eski Âhid’de geçen anlatımın tamamen inkârına kadar varmıştır. Oysa sorun hikâyenin kendisinde değil, ona yüklenilen anlamlardadır. Örnek yorumları geçtiği üzere, anlatıma erkek-kadın çiftinin birlikte bir bütün oluşturduğu, birbirlerinin eksikliklerini tamamlayıp olgunlaştıracakları benzeri manalar yüklemek mümkündür. Hem erkekten kadın yaratıldığı gibi Hz. İsa örneğinde kadından da erkek yaratılmıştır. Bu Hz. Meryem’in Hz. İsa’dan üstünlüğüne yorulmamıştır. Ne kadının kaburgadan yaratıldığı ne de yasağı ilk ihlal eden olduğu bilgisi Kur’an ve sahih hadisler tarafından doğrulanmaz. Bu sessizlik Eski Âhid’deki bilgilerin reddedilmesi manasına gelmese de onlara dayanarak kadın aleyhine yapılan yorumların kabul edilmezliğine işarettir. Ayrıca Yahudilikteki kadının ilk günahı işleyen olduğu için aldığı cezalardan biri olan adet görmesi ve adetliyken murdar sayılması, pislik dokunduğu her şeye geçeceğinden bu dönemde diğer insanlardan tecrit edilerek yaşaması gerektiği anlayışı İslamda bütünüyle reddedilir. Sünnetteki uygulama bu özel durumdaki eşle ilişkinin, tam bir cinsel birleşme hariç, devam etmesidir. Özellikle bu dönemdeki eşe sevgi, yakınlık ve ilgi gösterilmesi de bu uygulamaya dâhildir. Kur’an ve sahih sünnet esas alındığında yaratılış kıssasında kadına olumsuz anlamlar yüklemeye fırsat verecek delil bulunamaz. Yaratılış kıssalarının izini takip etmek, bilgi ve inançların akışkan doğasını anlamamızı sağlar. Ne coğrafya ne zaman, ne etnik köken ne de din farklılığı bu akışkanlığı bozmamaktır. Formlar değişse de öz aynı kalır. İnsanlığın ortak bir hafızası ve aklı vardır, farklı yolları dolaşsa da aynı motifleri kullanır ve benzer yerlere çıkar. Bu sebeple kadim anlayışları değiştirmekte yok etmekte pek mümkün gözükmemektedir. Onlar, farklı bir form kazansalar da kendilerini yeniden var etmektedirler. İnsanın yaratılış hamuruna katılan özle değerli kılındığı, varlık âlemine katılmasının önemli olduğu ve kutlanmayı gerektirdiği, ölümsüzlük arayış ve arzusunun dünyadayken bitmeyeceği, erkek-kadın çiftinin birlikte bir bütün oluşturduğu, değerini kabul ettirmek isteyen insanın tanrılaşma temayülüne girebileceği fakat bu yönelimin felaket getireceği fikirleri yaratılış anlatılarında işlenen ortak kabullerdendir. Değer yüklenerek yaratılan insan, değer vermeyi öğrenmelidir. Sünnet ahlakı değer vermenin yolunu gösteren bir rehberdir. Değer vermeyi öğrenemeyen insan, değer vermediği varlıkları tüketerek sonunda kendisini tükenmeye mahkûm edecektir. |
|
Kayıt Giriş Tarihi dc.date.accessioned |
2026-01-30 |
|
Açık Erișim Tarihi dc.date.available |
2026-01-30 |
|
Yayın Yılı dc.date.issued |
2023 |
|
Dil dc.language.iso |
tur |
|
Konu Başlıkları dc.subject |
Yaratılış, İnsan, Din, Mitoloji, İnsanın Değeri, İnsanın Değer Görme İhtiyacı |
|
Atıf İçin Künye dc.identifier.citation |
Varlık, S. D. , Din ve Mitoloji Bağlamında İnsanın Yaratılışı (İnsanın Değeri ve Değer Görme Arayışı Kadına Dair Toplumsal Cinsiyet Algısının Yaratılıştaki Kökleri), (İstanbul: BEYAN, 2023). |
|
Haklar dc.rights |
Beyan |
|
Sponsor Yayıncı dc.description.sponsorship |
Beyan |
|
Tek Biçim Adres (URI) dc.identifier.uri |
https://hdl.handle.net/20.500.14114/9740 |
-
PDF